Son bir haftada yaşanan gelişmeler nedeniyle kadim Filistin sorunu tekrar gündeme oturdu. Bölgeden yine çığlık sesleri yükseliyor. Dünya halkları ise tarafını belli etme sorumluluğuna doğru kararlılığını siyaseten kesinleştirmekte. Bu çatışmada kim güçlü veya hangi taraf kazanmaya daha yakın sorularının yanıtı her gün televizyon ekranlarında veriliyor. Ellerinde çubuklarla dijital haritaların başında bize savaş sanatı öğreten yorumcular ise ölenler ve yaşayanlar için büyük resmi ortaya koymakta. Video oyunu anlatır gibi savaşı anlatan realistler var. Bu olayın bir yüzü.
Sesleri en az realistler kadar çıkan diğer grup fanatikler. Pek çok kişi için Filistin’i desteklemek bir zorunluluk. Aksi taktirde emperyalizm ve Siyonizm’e hizmet etmiş oluyoruz. Bu meselede İsrail’i haklı bulanlar ise en son örneği Nazilerin Yahudi katliamı olan ve binlerce yıl süren Yahudi soykırımı olaylar serisinin zihinlerde hala devam ettiğini düşünüyor. Onlara göre Hamas’ın temsil ettiği İslamcı kalkışmada kör bir fanatizm var. Ellerine geçen ilk fırsatta İsrail’i tümüyle ortadan kaldırmak bu köktendinci kesimin yegane amacı.
Güçlünün haklı olduğu kötü bir dünyada realistler ve fanatiklerle baş etmek imkansız. Bu nedenle başka bir paradigmaya ve tabii ki başka bir soruya ihtiyacımız var. Kim haklı? Aklımızı ve vicdanımızı kullanarak bir savaşı değerlendirmenin en makul yolu haklı savaş düşüncesini devreye sokmaktan geçiyor. Haklı savaş geleneği ise haklı nedene, meşru otoriteye ve orantılılığa dayanmakta. Bu kıstaslar bakımından Hamas'ın İsrail saldırısı sonrasında yaşananlara baktığımızda Filistin tarafının haklı neden bakımından kesinlikle haklı olduğu görülecektir. Filistinliler siyasal ve insani hakları ellerinden alınmış bir halktır. İsrail’in Filistin politikası bu topluluğu insanca yaşama olanağından mahrum etmiştir. Onlar bakımından yürüttükleri savaş geçmişte olmuş ve hala olmakta olan bir adaletsizliğin düzeltilmesine hizmet etmektedir.
İkinci koşula, yani meşru otoriteye geldiğimizde ise durum biraz daha karışık hale gelir. Çünkü Hamas’ın Filistin halkının ne ölçüde meşru otoritesi olduğu meselesi tartışmaya açıktır. Filistinlilerin siyasi iradesi FKÖ ve Hamas arasında paylaşılmış gibidir. Pek çok kişi, kurum ve halk Filistin’in gerçek temsilcisini FKÖ üzerine bina edilmiş Filistin Yönetimi veya Devleti olduğunu düşünmekte. Ancak Hamas’la ilgili eksik meşruiyet koşulu aslında FKÖ bakımından da söz konusudur. Çünkü FKÖ ve Hamas dahil olmak üzere Filistin halkını temsil iddiasında olan hemen tüm gruplar silahlı güçleri de organize etmekte, şiddet dolayımıyla siyaset yapmaktadır. Bu koşullar altında Filistin halkının kendi özgür iradesini ortaya koyduğunu söylemek güç. Sonuç olarak haklı nedenden meşru otoriteye geçtiğimizde Filistin davasındaki ahlakilik zayıflar ve haklı savaşa dair iddia müphemleşir.
Son önemli kıstas savaşın yürütülme biçimi, yani orantılılıkla ilgili. Savaş olmamalı. Ama bir kez bu yola girildiğinde, kimleri nereye kadar öldürebilirsin sorusuna yanıt aramak gerek. Bu noktada sahadaki manzara ise korkunç. Ne Hamas ne de İsrail orantılılık ilkesine uyuyor. Her iki taraf da masumları öldürüyor. Masumların öldürüldüğü bir savaş haklı savaş olamaz. Tabii İsrail’le Hamas arasında bir güç eşitsizliği var. Ayrıca İsrail BM üyesi egemen ve meşru bir devlet. Hamas’tan farklı davranması onun için siyasi bir zorunluluk. Oysa biz o farkı göremiyoruz. Hatta Gazze şeridine tam abluka kararında açıkça karşımıza çıktığı üzere İsrail’in tavrı soykırımı körüklemekte. Filistinli siviller bombalarla ölmese bile açlık ve susuzluktan ölebilir.
Herkesin biraz haksız olduğu bir savaşta kim haklı sorusuna yanıt arama zorunluluğu ise vicdanımızı kanatmaya devam ediyor.