Türkiye’nin 12,5'uncu Cumhurbaşkanı adayı
Önümüzdeki seçime, Türkiye’nin ne kadar batıl itikatları yoğun, ne kadar dinî inançlarını siyasî sömürüye teslim etmiş, ne kadar aydınlanmış ve ne kadar demokratik gelişmeye hazır bir ülke olduğunu belirleyeceği önden belli olduğundan, “Kader Planı Seçimi” denilebilir.
Türkiye’nin katastrofik depremini yeterince büyük sayıda yurttaşımız bilfiil yerinde yaşadı ve yaşamakta. Bazılarımız sonradan, doğrudan veya dolaylı olarak tanıklık etti ve etmekte.
Daha uzun süre de kolay kolay içinden çıkamayacağımız çok zor bir dönemdeyiz. Bir bakıma “dönem” sözcüğü bile sanki bu kâbus bitecekmiş mesajını veriyor. Dahası geçecek olduğu önden belirlenmiş hissini veriyor. Belki biraz rahatlatıyor.
Elbette gelecekten umutlu olmak gerek. Rahatlamak da yaşama uyumsal ve şart. Fakat bunun yanı sıra, daha doğrusu gelecekten umutlu olabilmek için de geleceğin nasıl gelebileceğini biraz bilebilmek gerekiyor.
Yani geleceğin bize ne getireceğini kestirebilmek olanaksız olsa da, bizim geleceğe ne götürebileceğimizin kendi elimizde, “özgür irademizle” atacağımız adımlarda olduğu vurgulanmak isteniyor.
Tabii bu toplum olağan zamanlarda bile “özgür irade” söz konusu olduğunda, basiretinin bağlanmasına ve bunu meşru bir “açıklama” ve “yaşamı anlamlandırma biçimi” olarak zaten iyi bellemiş durumda. O bakımdan, dünya çapında büyük ve meşru travma tetikleyici bu deprem karşısında el ayak kesiliyor, dizlerin bağı çözülüyor, kafalar dağılıyor, hayat duruyor. Tüm bunlar hem maddî fiziksel, hem de manevî mecazi anlamda oluyor.
“Fıtrat”, “kader planı”, vb. ile “özgür seçim”, “demokratik irade”, vb. söylemlerinin büyük rekabetinin yine ciddi tırmanışa geçtiği şu konjonktürde, kronik “belirlenmişlik” (determinizm) vs “özgür irade” (free-will) argümanlarını hortlatmak niyetinde değilim. Hele bu mecrada.
Zaten, somut ve yıkılmış binalar sebebiyle malum bilim alanlarından malum bilim insanlarının malum bilimsel açıklamaları, kişilikleri, bilim-din tartışmaları geleneksel veya sosyal medya kanallarını dolduruyor.
Belki benim gibi bazılarınızın da sabrı adamakıllı taşıyordur. Onun için bu Pazar biraz ansiklopedik ve sıklıkla arzulandığı gibi “hafif” takılayım dedim. Sizi yoğun ve ağır gündemden çekip, biraz dolaştırayım.
Ayrıca, eskiden “bilimler” mi vardı? Bilimden önceki zamandan önce “dinler” mi vardı? Dinden öncesinden önce de “mitler” mi vardı?
Fakat insanı “insan” yapan en temel özelliği dediğimiz iç/dış dünyasını anlamlandırma ve sembolizasyon tarih boyunca vardır. Hangi ontogenetik veya sosyogenetik kaygılarla veya amaçlarla olursa olsun, hemen hepsi de en temelde “iyi” ve “kötü”den yola çıkar. Bu ikilikten (duality) gelişir.
Bu Pazar gezisini aklıma getiren Loki olduğundan, güzergahtaki ilk durağımız olsun: Bilmiyorum, Loki depremde hayat kurtaran (ve hayatını kaybeden Meksikalı Proteo gibi) kahraman uluslararası deprem köpeklerinden birinin adı mıydı. Yoksa aynı adlı TV dizisinden ötürü mü önerildi. Fakat bu sabah bir Whatsapp grubunda depremzede bir köpeğin yeni sahibi, kendisine sunulan isim teklifleri arasından Loki’yi seçti.
Loki bana ise İskandinav (daha da özgül olarak Nordik) mitolojisindeki kötülüğü ve hainliği simgeleyen tanrıyı çağrıştırdı. Şekilden şekle giren, cinsiyet bile değiştiren, yani “kötü” emeli için çabuk “trans-form” olabilen Loki’yi.
“İyi” ve “kötü” bağlamında benim hatırladığım bir Loki öyküsü şöyle: 12 tanrı “Valhalla’daki büyük yemek”” için toplanmışken 13. ve davetsiz konuk olarak Loki çıkagelir. Balder salt Odin’in oğlu olduğu için değil, aynı zamanda da “iyilik tanrısı” olduğundan, o tanrılar sofrasının da gözdesidir. Loki zaten daha önce de öldürmesi için birini “azmettirmiş ve tetikçi tutmuş” olduğu Balder’i orada öldürür. Ortalık kaotik biçimde karışır. Loki cezalandırılır. 13 sayısı böylece uğursuz kabul edilir.
Tabii 13’ün Hristiyan dünyasındaki uğursuzluğu İsa’nın son akşam yemeğinden de bilinir. Bu topraklarda daha sık karşılaştığımız Yunan mitolojisinden de keza: Olympos Dağı’nda oturan tanrıların 12.si ve sonuncusu Dionysus’tur. Çünkü sonra gelen, yani 13. olan Hestia tanrıların evini terk ederek insanların arasına karışmıştır.
Mezopotamya’nın meşhur Hammurabi Kanunlarındaki 282 kanun maddesi içinde 13. Madde olmayışı aynı şekilde, yani uğursuzluk diye yorumlanır. Persler’in ayın 13. gününde kötü şans getirir diye evlerinden çıkmadıkları söylenir.
Gerçek hayatta Tarot falı filan baktırmayanlar da belki filmlerde görmüşlerdir: 13 kartı açılınca oyuncuların başarıyla ürperip ürpermediklerini gözlemişlerdir. “Ölüm” habercisiymiş zira.
Daha da günümüze geldiğimizde, hatta bilimi, teknolojisi ve ileri endüstrisi çok gelişmiş, ekonomisi güçlü ülkelerdeki pek çok yüksek binada, asansörlerde falan 13. kat olmadığına kendim bile kaç kez tanık oldum.
Keza, bazı otellerde 13 nolu oda da aynı sebeple kullanılmaz, atlanır. Bazı şehirlerde evlerin kapılarında 13 yerine 12+1 yazdığı da söylenir. Bu liste eminim daha çok uzar. Bu arada, az sayıda da olsa 13 sayısını “uğurlu” sayan İtalyanlar gibi başka kültürler de bulunur tabii.
Kısacası, içerikleri ve kullanım sıklıkları toplumdan topluma ve bireyden bireye çok fark etse de, batıl inançlar tarih boyunca tüm coğrafyalarda süregelen bir gerçeklik. Tıpkı komplo kuramları gibi.
Zaten endişeler arttıkça, başkalarının veya kişinin kendisinin de akıllıca, mantıklı, rasyonel bulmadığı davranışların da çoğalması olağandır. Kaldı ki, bizdeki deprem gibi olağan-dışı kaygı durumlarında hiç bir “gerileme” yaşanmaması daha çok “tehlike sinyali” vermesi gereken bir durumdur.
Elbette bu ülkenin güzel insanları, hele küçücük iyi ve masum çocuklarımız somut, yerkabuğu depremine ani ve akut bir kriz olarak, çok hazırlıksız yakalandılar. Meşru ve evrensel ölçülerde olağan-dışı ve hazin bir tablo bu.
Fakat yetişkin insanların bilim-dışı, dinî veya batıl inançlara kaçışları kadar, bilimin yetkinsizliğinden bihaber olanların da bilimi-teknolojiyi fetişleştirip hala putlaştırması ve savaşması da bu tabloyu son derece vahşi ve patetik yapıyor.
Çünkü, her ne kadar gündemdeki ve travmatik krizle doğrudan ilişkili pek çok konu yeniden alevlendiyse de, Türkiye bu “gerilemeyi” düzenli ve dereceli biçimde uzunca bir zaman diliminde yavaş yavaş gerçekleştirdi.
Toplum bazı konularda ise henüz hiç güçlenememişti. Nitekim yerin altındaki ve üstündeki toplumsal fay hatları metaforları tartışmalarda sık kullanılır oldu.
Salt somut deprem özelinde bile, 1999’dan bu yana kolektif olarak onunla birlikte yaşıyordu. Zaten kronik bir deprem ülkesi ve diğer gerçek dünyevî sorunları gibi, onunla da ancak “ilkel inkar” ile başa çıkmaya çalışan bir toplum olarak. Yani nasıl bir hazırlık yapılmış olduğu ortada.
Şimdi hangi konuları kimler konuşursa konuşsun: Deprem mühendislerinden tutun da inşaat mühendisi olan olmayan müteahhitlere kadar; kentsel dönüşümden çadır veya konteyner yokluğuna kadar; devlet kurumlarının yetersizliğinden sivil toplumun koordinasyonsuzluğuna kadar; iktidarın yandaş kanallarda şapkaya tavşan koyup çıkardığı “bağış kampanyasından” tutun da fedakâr halkın “damlaya damlaya göl olur” dayanışmasına kadar.
Her geçen gün “suça ortak olanların” listesi de azar azar uzuyor. Toplumda ciddi yüzleşme ve sorgulama dönemi nihayet başladı. Deprem öykülerinin, görsellerinin, sanat eserlerinin ardı arkası kesilmeyecek, seller gibi gelecek. Önceki yazılarımda da değinmiş olduğum gibi her biri bir başkasını aktive edecek.
Böylece sizi aldığım yerde bırakacağım kısa Pazar gezisinin de sonuna yaklaşıyoruz.
Bizde de 13 sayısını uğursuz sayanlar sanırım uğurlu sayanlardan daha çok olsa gerek.
Ayın 13’ü Salı gününe veya Cuma gününe denk gelirse mi olumsuzluk beklentisi katlanıyordu, onu hatırlamıyorum şimdi.
Muhalefet de ortak adayını 13 Mart’ta, yani 10 Mart’ta olması beklenen seçim duyurusundan sonra, duyursa da olur herhalde. Takvime baktım şimdi, ne Salı ne Cuma’ya geliyor.
Fakat dikkat ettim, Altılı Masa’nın “ortak adayımız Türkiye’nin 13. Cumhurbaşkanı olacak” söyleminden bu yana, bir “uğursuzluktur” gidiyor memlekette.
Son toplantıda Millet ittifakı adını aldılar, yine pek fayda etmedi. Bu konuyu, “aklın yolu birdir” eleştiri ve önerilerini duymaktan, pek çok aklı başında yurtsever insan gibi ben de çok sıkıldım.
Farklı açılardan aylardır yazıp, yine dönüp dolaşıp aynı noktaya gelmekten bıktım.
Çünkü (dileyen bilim-dışı, dileyen bilimsel desin!) kendi güncel analizim özetle aynen dün tweetlediğim gibi : “Bir yılı aşkın süreden de vaz geçtim, Altılı Masa'nın enerjisini şu korkunç deprem felaketi de hala birleştiremediyse eğer, orada ciddi bir ‘negatif enerji’ kaynağı veya ‘pozitif enerji’ kaçağı, her halükarda halkın muhteşem bir sabırla beklerken gördüğü ‘sinerji açığı’ vardır!”
Oysa, özellikle son acılı haftalarda büyük ve küçük muhalefet ittifaklarının üzerinde uzlaşmış olduğu ortak aday iyice belli artık. Kılıçdaroğlu etrafında gönülden onamla bir araya gelinip, kararlı adımlarla toplumsal onarım ve yeniden yapılanarak sağlam temelli dönüşüm sürecinde yol alınmaması için, en önemli engelin ne olduğu da artık çok belli: Parti liderlerinin bireysel veya partizanca hesaplarla kalın inkâr perdelerinin kaldırılmasından duyulan endişeleri olduğu kolay anlaşılabilir bir insanî gerçeklik.
Fakat artık Kılıçdaroğlu’nun “12,5. Cumhurbaşkanı adayı” gibi kabul edilerek tüm popülist ve kitlesel inkâr meseleleriyle “demokratik” birey-toplum olgunluğunda ve yetkinliğinde yüzleşilmesi gerekiyor.
Böylece, iktidar veya başka malum toplumsal aktörleri ahlaken yargılamayı ve suçlamayı kesip, suçluları hukukî yargıya ertelemeleri gerekiyor.
Bir an evvel hamasi söylemlerden ve popülist retoriklerden uzaklaşıp, bilim ve düşün insanlarının da desteği ile sahada, topluma dönük yerel ve yapıcı somut çalışmaları hem kendi vicdanlarını rahatlatacak, hem de oy olarak geri dönecektir.
Aksi takdirde, Erdoğan’ın Türkiye Cumhuriyeti’nin 12. ve son Cumhurbaşkanı olarak tarihe geçmesi olasılığı mevcut.
O bakımdan da nitekim, önümüzdeki seçime, Türkiye’nin ne kadar batıl itikatları yoğun, ne kadar dinî inançlarını siyasî sömürüye teslim etmiş, ne kadar aydınlanmış ve ne kadar demokratik gelişmeye hazır bir ülke olduğunu belirleyeceği önden belli olduğundan, “Kader Planı Seçimi” denilebilir.
Yorumlar
Popüler Haberler

ABD Dışişleri Bakanı Rubio'dan Ekrem İmamoğlu açıklaması

Devlet Bahçeli: 'Boykot bir hak, işgal ise suçtur'

TRT, boykot çağrısı yapan Aybüke Pusat'ı diziden çıkarttı

Diyanet basın müşavirliğinden konser organizasyonlarına: Abdulkadir Özkan kimdir?

Özgür Özel boykot listesini genişletti

Ankara Haymana’da katliam gibi kaza: Altı ölü