Brexit referandumunun ardından ve Yunan hükümetinin, zorlandığı Grexit ihtimaliyle bir kez daha karşılaşmasıyla, AB yönetişiminin sınırları daha önemli hale geldi. Britanya’ya “dostça ayrılalım” demek, üzgün ve isteksiz bir güle güle vermektense bazı AB liderleri ayrılmayı mümkün olduğunca rahatsız edici ve pahalı hale getirmeye niyetli görünüyorlar. Oldukça benzer bir şekilde AB maliye bakanları, özellikle Wolfgang Schäuble, oldukça yıpranmış “eğer bir politika işlemiyorsa tekrar dene ve farklı bir sonuç bekle” ilkesini Yunanistan’da uygulamaktan hoşnut görünüyor. Kesinleşmiş Brexit ve muhtemel Grexit AB’de hem liderliğin hem de yönetişimin bozulmasını ifade ediyor. Birlik, hükümetleri uzun bir süre çatışmalardan çekmiş Avrupa’da barış ve işbirliğini güvence altına alma peşindeki ülkelerin gönüllü birliği olarak yola çıktı. Olabilecek en beklenmedik şekilde mevcut liderler kendilerini, AB anlaşmalarına mündemiç kötü yönetişimi sorgulamaya kalkan herhangi bir üye hükümet karşısında kin gütmeye ve ayrılabilecek herhangi bir üyeden intikam almaya vakfettiler. Mevcut AB liderleri hem Britanya hem de Yunanistan’da açık bir noktayı görmezden geliyor gibiler. Britanya hükümeti Birlik’ten ayrılmayı seçmedi – oy verenlerin % 52’si bunu tercih etti. Muhafazakar hükümet sadece, sorgulanabilir bir yetkinlikle, ayrılmayı idare etmeye çalışıyor. Benzer bir şekilde, mümkün olsa borcu indirecek şekilde ödeyecek olan Yunan hükümeti değil Yunan vergi mükellefleri. Syriza hükümeti sadece bu başarılamaz görevi yerine getirmeye çalışan bir vekil. Temsili hükümetlerle halk arasında ayrım yapamama sadece AB liderlerinin değil ayrıca Birlik’in yazılı yönetişim çerçevesininin sınırlı tahayyüllerini de ortaya koyuyor. Bu çerçeve demokratik süreçleri, siyasal tasarım ve uygulamayı seçilmiş kurumlardan Avrupa Komisyonu’na kaydırararak etkisizleştiriyor. Ulusal hükümetler vatandaşlara etki edecek ekonomi politikalarını belirlemek için formel iktidarı ellerinde tutar. Ancak anlaşmalara dayanan koşullar ulusal siyaset seçeneklerini, özellikle Avro Bölgesi üyeleri için sınırlandırır. Bu sınırlamalar Birlik’in kurucu değerleriyle sorunlu bir ilişki içindedir ve teknik olarak sorunludur. Sonuç olarak bunları uygulamak vatandaşların Komisyon ve Parlamento’nun kendi çıkarlarına hizmet ettiğine dair güveninin altını oyar. Ekonomi politikası alanında anlaşmalara dayanan sınırlamalar, genel olarak kabul edilmiş, halkın seçtiği temsilciler vatandaşın geçimini etkileyen politikaları belirler ilkesiyle uyuşmuyor. Bunun yerine anlaşmalar sınırlı bir “demokratik hesap verebilirlik” benimsiyor. Eşgüdüm, İstikrar ve Yönetişim Anlaşması (The Treaty on Coordination, Stability and Governance – TCGS) demokratik prosedürlerden uzaklaşmayı açık bir şekilde yazıya döküyor. TCGS, “aşırı dengesizlik prosedürü altında ülkelere dayatılabilecek düzeltici eylem planları” (vurgu sonradan) barındıran “bir makroekonomik dengesizlik prosedürü” değerlendirmesinde bulunuyor. Bu kelime seçimi (en azından İngilizce versiyonda) tüyler ürpertici. Pasif cümle kullanımı gerçekte Komisyon’un “düzeltici” politikaları bir “ülke”ye değil bir ulusal hükümete “dayat”tığını gizliyor. Diğer türlü kelime seçiminde titiz bir anlaşmada terimlerin bu belirsiz kullanımı demokratik prosedürlere kıymet verilmediğini işaret ediyor. Anlaşmanın yönetişim perspektifinin başka bir işaretçisi Komisyon’un, vatandaşların hayatları için son derece önemli bu mali düzenlemeyi kendi web sitesinin “iş-ekonomi” kısmına yerleştirmesi (sayfanın solunda neredeyse yarısını geçtikten sonra “Ekonomik ve mali politika eşgüdümü” altında). Bu kategorizasyon Komisyon’un ekonomi politikasını siyasal olmayan bir mesele olarak gördüğünü ifade ediyor. Anlaşma Komisyon’un bir ülke için “makroekonomik dengesizlik prosedürü” başlatmadan önce (ulusal parlamentolar bir kenara) Avrupa Parlamentosu (AP) üyelerinin onayına gerek duymamasını sağlıyor (Beş Başkan Raporu,[i] sayfa 8). Komisyon sadece Parlamento’ya faaliyetleri hakkında rapor sunmakla yükümlü kılınıyor ve ilkesel olarak AP üyeleri belirli eylemleri reddedebiliyor. Ancak bu sınırlı bağlamda AB düzeyinde politika “hesap verebilir” kılınıyor. Hesap verebilirliğin biçimi seçilmiş bir organa rapor vermeyi kapsadığından “demokratik” sıfatı hak edilmiş görünüyor. Ancak demokratik olarak seçilmiş bir yasama organı tarafından yürürlüğe sokulan siyasetle, karar sonrasında yasama organına “hesap verebilir” kılınmış siyaset oluşturma gücünü yürütme organına verme arasında temel bir farklılık bulunuyor. İlki demokratik siyaset yapma ile siyasetin uygulanması arasında ayrıma potansiyel olarak olanak tanıyor. İkincisinde yürütme organı hem ihtiyari karar alma hem de yürütmeyi üzerine alırken, yürütme faaliyetini olaydan sonra uygun ya da uygun değil olarak değerlendirmek yasama organına bırakılıyor. Uygulamada yürütme faaliyetinin olumsuz değerlendirmesi Komisyon’u eleştirmeye işlevsel olarak denk düşüyor. AB Parlamentosu’nun Komisyon eylemlerini onaylamamasının son derece nadiren görülmesi şaşırtıcı olmasa gerek. Siyaset belirleme ve uygulama arasında daha açık bir ayrım Komisyon ve Parlamento arasındaki çatışma potansiyelini azaltabilir. AB anlaşmalarında ekonomi politikası hakkındaki kuralların doğası Komisyon’a verilen gücü son derece sorunlu hale getiriyor. Anlaşmalar de facto AB Anayasasıdır. Ulusal hükümetleri yasal olarak bağlarlar ve ulusal yasama organları tarafından değiştirilemezler. Bütün anayasalar olmasa da çoğu anayasadan farklı olarak AB anlaşmaları üye ülkeleri bazı ekonomik davranışlara zorluyor ve uygulamayı halkın seçmediği bir yürütmeye veriyor. İlk olarak Maastricht Anlaşması’nda yer alan mali kurallar, bütçe ve kamu borcu hedefleri biçiminde uygunsuz anayasal ayrıntı örnekleri teşkil ediyor. Anayasal belgede ayrıntılı kurallar koymak en azından üç nedenle akılsızcadır. İlkin, kurallar, mantıksal ve içsel tutarlılık için değişiklikler gerektiren teknik hatalar barındararak metinde doğru olmayan bir şekilde sıralanmış olabilir. Mali kurallardaki teknik hataları daha önceki bir Social Europe makalemde ayrıntılandırmıştım. Basit kelime değişiklikleri bu hataları ortadan kaldırırdı, ancak bu değişiklikler anlaşmanın tarafı olan bütün hükümetlerin onayına ihtiyaç duyar. İkincisi kuralların bazı ekonomik koşullar için uygun ancak diğerleri için öyle olmamasıdır. Anlaşmaların lafzı ekonomik koşullardaki değişikliklere alan tanımıyorsa, bunlar işlevsiz olabilir. Ancak açık verme sınırı gibi bir kural söz konusu olduğunda koşulları belirlemeye çalışmak anlaşmaları yönetilemez bir şekilde karmaşık hale getirme riski barındırır. Üçüncüsü, ayrıntılı kuralların uygulamasını Komisyon gibi seçilmemiş bir kuruma atfetmenin kuralların yanlış belirlenmesi sorunlarını daha da kötüleştirmesidir. Karar alma görevini Parlamentoya vermek açık kamusal tartışma ile sonuçlanır, Komiyon’a havale etmekse süreci şeffaf olmaktan çıkarır. Altı onyıl boyunca birbirini takip eden anlaşmalarla Birlik’in yönetişimi, yürütmeye artan oranda güç veren bir sisteme doğru temelden değişti. Fransa’nın gösterdiği üzere demokratik toplum ve güçlü bir yürütme birbirleriyle ancak önemli bir uyarı dikkate alındığında tutarlıdır: yürütme halk tarafından seçilmelidir ancak Komisyon, aynen “Beş Başkan” gibi, seçilmiş değildir. John Weeks Londra Üniversitesi SOAS’ta Emeritus Profesördür. Yeni kitabı “Economics of the 1 %: How mainstream economics serves the rich, obscures reality and distorts policy” başlığını taşımaktadır. [i] Beş Başkan tanımı, Avrupa Komisyonu, Avrupa Konseyi, Eurogroup, Avrupa Merkez Bankası ve Avrupa Parlamentosu Başkanlarını bir arada ifade etmek için kullanılmaktadır [ç.n.]. [Social Europe'deki orijinalinden Ali Rıza Güngen tarafından PolitikYol için çevrilmiştir.]