Manşet

Mahir Polat: Fatih’te sorunlar kültürel kimliklerle perdeleniyor

Abone Ol
İstanbul Fatih’te adaylığı sonrası uzun süre konuşulan CHP'li Mahir Polat, bölgenin sosyo-ekonomik yapısına dikkat çekti. Fatih'in durumunu yansıtan pazar ziyaretinde, insanların geçim derdi ve yoksullukla mücadele ettiğini sık sık vurguladı. Polat, politik kimliklerin ötesinde, bireysel tanışıklıkların ve kişisel bağların özellikle yerel seçimlerde siyasi tercihler üzerinde etkili olduğunu söyledi. Polat, PolitikYol'un sorularını yanıtladı. 

CHP'li Fatih Belediye Başkanı Mahir Polat, Ayvansaray Salı Pazarı'ndaki ziyaretinde, bölgede tanınan bir figür olarak öne çıktı. Fatih bölgesinin yoksulluk başta olmak üzere sosyal sorunlarını dile getiren Polat, siyasi çalışmalarında da bu sorunların çözümüne odaklanacağını vurguladı. Polat, Türkiye'de kültürel kimliklerin siyaset üzerindeki baskın etkisine karşın, gerçek sorunların ele alınmasının önemine dikkat çekti. Özellikle yoksulluk ve geçim derdinin, vatandaşların politik tercihlerinde önemli bir yer tuttuğunu belirten Polat, seçim çalışmaları kapsamında bölgede ciddi bir tanınırlık ve takdir topladığını ifade etti. Süreçte karşılaştığı destek ve ilginin, kendisini halka daha fazla hizmet etme konusunda motive ettiğini ve Fatih bölgesi için somut projeler geliştirme arzusunu pekiştirdiğini dile getirdi.

Ayvansaray Salı pazarında beklediğimizden fazla tanındığınızı fark ettik. Bunun temelinde ne var?

Birincisi bugün gezdiğimiz yer fazlasıyla yoksul, kırılgan ve benim de hep anlatmaya çalıştığım Fatih'in gerçek yüzünü gösteren bir adres. Ben Fatih'e başladığımda politik diskurlar ve ezberlerden ötürü Türkiye'de kültürel kimlikler politikaya egemen olmuş durumdaydı. Ben sorunların konuşmalara egemen olmasını tercih eden, onları anlatmaya çalışan birisiyim. Sorunların egemen olduğunu ama kültürel kimliklerle perdelendiğini düşünüyorum.

Seküler tarzdaki birisi de muhafazakar tarzdaki de kendisini ait olduğunu, temsil ettiğini düşündüğü yeri kültürel kodlarla sahipleniyor ve öne çıkarıyor. Bugün gördüğümüz pazar ilginç bir yerdir çünkü bir taraftan Çarşamba'ya çok yakındır. Ayvansaray ise ülkenin en dezavantajlı, en geleceği karartılmış, herhangi bir sosyal ve toplumsal çözüm tasarlanmamış grubu olan Romanların olduğu bir mahalle. Bir taraftan da Balat çevresine yeni yerleşen, daha seküler bir yer.

Hepsinin ortak sorunu geçim derdi ve yoksulluk. Tabii bütün politik meseleleri yoksulluğa ve ekonomiye bağlayacak değiliz, ama bugünün yakıcı sorunu, ciddi anlamda bu yoksulluk.

Şimdi böyle bir eksende insan derdini kendinden olana anlatır, kendine yakın gördüğüne anlatır. Bence insanlar uzunca bir süredir bir taraftan devletin imkanlarını ve devletin nasıl yönetilmesi gerektiğini anlatan, bir taraftan da teknik açıdan bir yeteneği olan ve bunu daha önceden 20 yıllık deneyimiyle ispatlamış bir adayla karşı karşıyalar. Bu insan onlara aslında devlet bürokrasisini ve gri alanını, resmi alanını göstermiyor çünkü öyle bir yanı yok. Bu kişi olabildiğince sivil, olabildiğince halktan birisi ve çok kalbimle de söyleyeyim ben bir Anadolu çocuğuyum ve oradaki insanların birçoğu benim annemle, benim ailemle eş değer insanlar. Hiçbir zümre ayrımı hissetmeden baktığım ve yaşadığım bir yer. Hepsinin trajedisini çok içerden de yaşamış biriyim.

Kaç gündür sahadasınız?

Yüz günü geçti. Bugün daha önce defalarca gördüğümüz insanlarla karşılaştık. Sıkı ve çok aktif bir saha çalışması yaptık. Bunun sonucu olarak da Fatih'te çok ciddi bir tanınmışlığımız oldu. İnsanlar ilgili ve dönüp ne söyleyeceğimize bakıyorlar. İnsanlar da bu çabayı kazanma hırsından çok bir kendini anlatma ve tanıtma, derdini anlatma çabası olarak gördükleri için benimsediler.

Ayşe Teyze diyeceğim, bir türbenin hizmetkarıydı ve sizinle dakikalarca sohbet etti. Tanıştığınız belli…

Ayşe teyze çok özel bir insan, buradaki Helva-i Yakub Efendi türbesinin türbedarı ve hizmetkarı. Benim öğrenciliğimden beri çok gidip geldiğim, haline çok üzüldüğüm İstanbul'un gönül dünyasında da yeri olan bir dergahtır. Helva-i Yakub Efendi kendi menkıbesinde, tarihinde yaşarken insanlara helva yapıp dağıttığı için bugün hala orada helva pişirip dağıtma görevini üstlenen insanlar var ve Ayşe Teyze 500 yıllık bir geleneği sürdüren birisi.ü

Helva-i Yakub Efendi Türbesi tamamen yok olduğu için göreve başladığımda orayı kurtarmak üzere çabalamaya başlamıştım ve şimdi restorasyonun da sonuna geldik. Ayşe Teyze'nin de benim de ortak derdimizdir orası. Ayşe Teyze şimdi orası yandığı için helvayı başka bir yerde pişirip Şehzadebaşı avlusunda dağıtıyor.

Ayşe Teyze, eskisi gibi bir kazanın kurulmasını, helvayı pişirmeye devam etmeyi istiyor. Biz onaracağız, onardıktan sonra ise bizim mülkiyetimizde değil. Bu nedenle Vakıflar Genel Müdürlüğü’ne geri vereceğiz. İnşallah Ayşe Teyze gibi geleneği devam ettiren pırıl pırıl insanların yine hizmetini vermesine devam etmek. İnşallah birilerine tahsis edip de bu tür insanları dışarıda bırakmazlar. En son Özbekler Tekkesi'nde yapılmıştı. Orayı da restore ederken çok büyük zahmet çekmiştik, sonra Özbekler Tekkesi'ni kültürün içerisinde hiç olmayan bir gruba tahsis etmişlerdi. Oradaki insanlar olduğu gibi kapı dışarı edilmişti.

Açık konuşacağım, CHP’li bir ismin Fatih’te çok kabul göreceğini düşünmüyordum. Belki de sizin bahsettiğiniz kültürel kodlardan olsa gerek. Sizin buna karşı bir iletişiminiz var mı?

Ben elinde sermayesi olan, arkasında varlığı olan, arkasında güçler olan bir dünyadan gelmediğim için elimde tek şeyim var: sözüm. Yani kendimi ifade etmem için. Başka hiçbir şeyim yok.

Bu topraklarda da Türk insanının, Türkiyelilerin toplam sermayesi, gücü anlattıkları mesele, söyledikleri söz. O yüzden bizde söz değerlidir. Yani toplumda söz değerlidir. Siyasete sirayet etmiş sözün hükmünü geçersiz kılma, değersiz kılma meselesine ben baştan beri tam tersi bir cephede duruyorum. İnsanlar duygularıyla ifade ettikleri şeylere sahip çıkmalı.

Ben Fatih çevresindeki bu dünyanın kodları gibi gözüken şeylere dün başlamış birisi değilim. Benim ömrüm buralarda geçti. Ben 26 yıldır Fatih'teyim zaten. Kendi doktora tezim bu alanlardan yazıldı. Türkiye'nin kültür ve inanç sosyolojisi üzerine çok düşünmüş, çok çalışmış bir insanım. Ama hiçbir akademik bilgi gün sonunda teknik bir bilgi değildir.

Ben Türkiye'deki öteki mahalle algısının aslında nasıl birbirini ürettiğini çok iyi görmüş, bunu çok iyi fark etmiş birisi olduğumu düşünüyorum. Ben bunun hastalıklı ve travmatik olduğunu düşünüyorum. Bu travmadan kurtulmadan da Türkiye toplumunun iyileşemeyeceğini düşünüyorum. O yüzden bizim gibi insanlara, bu karşı dünya algısı olmayan, gerçekten bunu içselleştirmiş insanlara çok iş düştüğünü düşünüyorum. Evet, üreten biz değiliz yani bu sorunu yaratan biz değiliz ama çözüm için bizim üzerimize bir yük düştüğünü düşünüyorum.

Ben her farklı dünyaya birbirini anlatma gibi bir avantajım var. Ben farklı dünyalara girdiğimde, mesela söyleyeyim yani İsmailağa'ya ziyaret ettiğimde o insanlara bu tarafı anlatmaya çalışıyorum. Bu tarafa da oradaki insanlara anlatmaya çalışıyorum. İnsanların siyaseten olarak ait oldukları yerler olabilir ama tek tek insanlardan kurulu bu mekanizmaların hepsinde aynı meseleleri dert eden, aynı meseleler için duygusu olan ve bunun da kendisinin bildiği yöntemle, bir yöntem öneren insanlardan oluşuyor bu toplumda.

Biz insana yeterince hürmet etmiyoruz.

Nasıl yani?

Türkiye, insana hürmet etmediği için o insanın içinde bulunduğu kümeye hürmet ediyor. Bu da bir toptancılık aslında. Türkiye'nin toplumsal ölümü demek. Ben Türkiye'nin toplumsal kurtuluşunun tek tek insanları tanımaktan, hiç kimseyi bir grubun kristalize bir temsilcisi gibi görmemekten ve bunları aşmaktan geçtiğini düşünüyorum.

Her toplumsal grup için farklı parti aidiyetleri de dahil olmak üzere daha fazla insan tanımak, insanın hikayesine odaklanmak, insana hürmet etmek, insanla diyalog kurmanın çok önemli olduğunu ve siyasetin emek verecekse bu diyaloglara emek vermesi gerektiğini düşünüyorum. Bunlara emek verilmiyor, bunlar dikkate alınmıyor.

Bu yeni metodolojiyle toplum dediğimiz, insan dediğimiz şey istatistiğe dönüşmüş durumda. Sayıya, rakama dönüşmüş durumda. Sayılarla, rakamlarla ve bu çıktılarla insanların yönetilebileceğini düşünen bir siyaset algısına hapsolmuş durumda. Bunların ötesine bakmamız lazım.

Ben kendi Fatih çalışmam sırasında istatistik biliminin ciddi anlamda yanılacağı bir süreç geçirdiğimi düşünüyorum. Bu seçim sonuçlarını bilmek bilmemek anlamında değil. Gerçekten burası o mahalle, bu mahalle, bu tutum, şu refleks dediğimiz şeylerin çok dışına çıkacak. Çok dışına çıkan refleksler olduğunu düşünüyorum. Bence Türkiye'de siyaset, sosyolojisi ilgilenenler acil işi gücü bırakıp Fatih'te insanlarla iletişim kurup bunu anlamaya çabalasalar iyi ederler. Biz en duru haliyle kendisini İfade etmeye çalışan iki insan iletişimiyle götürüyoruz siyaseti. Ben kendimi anlatıyorum, karşımdaki kendisini anlatıyor. Bütün süreç bununla gidiyor.

O zaman insana dönük bir proje olarak görülecek istihdam projeniz var mı?

Yerelliği savunacaksak, bir yerde yaşayan insanları ve bir yerin değerini savunacaksak orada insansız bir şeyden bahsedemeyiz. Fatih'teki bütün unsurları yerinde yaşatarak, hiçbirini kaybetmeden, yerinde tutarak Fatih'i iyileştirmemiz lazım. Bu dezavantajlı mahallelerin çocuklarının ve gençlerinin, kadınlarının en dezavantajlı grubu olduğu için buradaki yaşamla kendileri açısından bir fayda ilişkisine girmesini gerektiriyor. Burada 92 bin işletme var ve bunların çoğu otel ve turizm işletmesi. Dünyada turizmin bir tane kuralı var artık. Yaşadığı bölgeye bir çeşit karşılıklı fayda ilişkisi kurması. Yani dünyada bu kadar turizm işletmesinin olduğu herhangi tarihi alanlar içinde kendi halkından bu kadar kopuk bir örnek yok. Fatih'e 14 milyon turist giriyor. Kumkapı, Ayvansaray, Karagümrük, Balat… Buralardaki insanlar gündelik hayatlarında turist bile göremiyorlar.

Zaten Türkiye'nin turizm yönetimi gerçekten bir felaket düzeyinde kötü. Semtin insanları o doğal entegrasyona giremiyorlar. Bakın Fatih'i şöyle düşünelim; Unkapanı'ndan daha doğuda olan bölge Eminönü bir turizm ticaret bölgesi. Burada Fatihliler yaşamıyor. Kuzeyinde olan, Vatan Caddesi'nin kuzeyinde olan bölge, daha mütedeyyin yaşamın ağırlıklı olduğu bir bölge, güneyinde olan bölge, daha seküler bir yaşamın hakim olduğu bir bölge, koskoca Tarihi Yarımada üç tane karaktere ayrılmış durumda. Entegrasyon sıfır. Mahalleler birbirine temas bile etmiyor.

Turizm hareketinde olan bir bölge bu kadar duvarlar arkasında yaşamaz. İstese bile yaşayamaz. Ben Tarihi Yarımada ‘da Fatih'in aslında entegrasyonu yüksek, imkanlarının yoksul çocuklar tarafından kullanılabildiği, onların bir gelecek planı yapmadan bile bir ekonominin içine kavuşabilecek avantaja sahip oldukları ve burada bunun hakkının zaten buralı gençlere, buralı kadınlara öncelikli olması gerektiğini yaşayan, gören birisiyim.

Buradaki gençler turizm sektöründe çalışamıyorlar. Turizm sektöründe çalışmak için yeterince yetenekleri hazır değil. Çünkü Türkiye mevzuatlar ülkesi. O yüzden oraya sıkışmış olan o mevzuat meselesine göre ne dili öğrenebiliyorlar ne hizmet sektöründe ne de otel işletmesinde bir yetenek geliştiremiyorlar. Bu dünyalar onlara zaten sınıfsal olarak da kapalı. Yani Karagürlük'ten giden bir çocuk burada sektörde çalışmak istese zaten o dünya onu dışlıyor. Burada yerel yönetim bu duvarı aşabilir. Yerel yönetim, yereldeki işletmelerle kuracağı doğru bir hatla buradaki gençleri, buradaki alana diploma zorunluluğu olmadan, hazırlayabilir. Çünkü geleneksel olarak burası aslında insan kaynağıdır.

Yapmamız gereken şey üç aylık yoğun programlar içerisinde buradaki çocukları alacağız ve onların tamamen kefili biz olacağız. Diyeceğiz ki ‘Geliştirdik’. İngilizce mi, Çince mi, Rusça mı hangi alandaysa müşteriyle konuşabilecek düzeyde bir hazırlık ve ona adaptasyonu sağlayacağız. İşletmelerden de bu konuda destek isteyeceğiz ve bu konuda başka türlü davranmaları teknik olarak da yerel idare ile ilişkileri bakımından mümkün olmayacağı için entegrasyon sağladığımız bir sistem kuracağız.

Kadınlar için bir projeniz var mı? Pazarda yanınıza gelip soranlar arasında ihtiyaç sahibi kadınlar gözüme çarptı.

Kadınlar içinde %71 ev içi hapsolmuş kadın nüfusu var. Kadınlar o kadar yoksul ki burada, Balat bölgesinde özellikle. Biz diyoruz ki bu kadınlara ev içi ekonomi sağlayın. Gastronomi sektörü var, burada turizm sektörü var. Bu kadınlar buraya gelir getirecek şekilde ticari ilişkilensinler ve bu ilişkiyi sağladığımızda hem kadınlara hem gençlere turizmden onların dünyasında küçücük rakamlar bile çok büyük hayatlarını değiştiren bir rakamlar olacak. Zaten tevazu sahibi insanlar ve aileler. Ekonomiyi ve ilişkilenmeyi buradan başlatabiliriz. Dünyanın hiçbir yerinde yerel ekonomi, turizm yerel ekonomisi halktan bu kadar kopuk değil. Çünkü Fatih'te mahallelerin dengesinin böyle kalınmasının istendiği bir sosyoloji yönetimi var. Mahalleler böyle kalsın isteniyor. Mahalleler birbirleriyle temas kurmasını istiyor. Entegrasyon olmamasını istiyor. Buradaki ikinci sınıf siyaset yapma tarzı, toplumu da böyle ayrıştıran, bölen tarz mahallede kristalize olmuş durumda. Bir yerin insanıyla mekanını koparamazsınız zaten. İnsanları yoksulluktan kırılıyorken mekân ışıltılı olamaz.

Eminönü, Karagümrük, Sur bölgesi, Şehremini, Yedikule, Samatya, Kumkapı hiç fark etmez. İnsan yoksulsa o yoksulluk duvarın rengine bile vurur.

Peki imar meselelerine nasıl çözüm getireceksiniz?

Tarihi Yarımada aslında imar planları ve ihtiyaçları tamamen çözülerek bitmiş bir bölge. Bu bölgenin esaslı koruma çerçevesi var ve burada daha önceki yıllardan oluşan imar hakları aslında büyük oranda tanınan bir şekilde ilerliyor. Türkiye'de imarın tanımladığı sınırlarda hareket etme konusunda vatandaşların rehberliğe ihtiyaçları var. Yani bir evin dönüşmesi için yeni yapılacak evin ne olduğunu duyması, konuşması gerekiyor ilçe belediyesiyle. Yerelde bu ağı kurmadığınızda vatandaş ne yapacağını bilmiyor. İmar dediğiniz şeyler sanal bilgi olarak kamuoyunda dolaşabilir. Karmaşa dedikoduya dönüşmüş ve meselenin önüne geçecek şey yerelde kurulacak doğru bir diyalog.

Biz Konut A.Ş. açacağız Fatih'te. Böyle bir birimi yok şu an Fatih'in. Olmadığı için vatandaş kentsel dönüşümde müteahhitle buluşacak, kendisi anlaşacak, anlaşamazsa oraya kaderine teslim edilecek bir düzen var. Biz bunu tamamen belediyenin yönetmesi gerektiğini düşünüyoruz. Biz belediye olarak kazanırsak bir Konut A.Ş.’yi kuracağız.

Uzlaşma süreçlerinin bizzat yöneteni olacağız. Yeni yapacağımız binaların karakteri Fatih'in nasıl bir yer olduğunu belirleyecek. Ama biz ucuza yapılsın çabasındaki müteahhitlere teslim etmediğimiz bir süreç. Üçüncü sınıf mimarlık ofislerine, öğrencilikten yeni bitmiş ve İstanbul'u tanımayan, dokuyu bilmeyen mimarlık ofislerine çizdirilecek projeler ile tasarım olarak berbat bir şey çıkacak ortaya. O yüzden projelerini de biz yapacağız.

Masraflarını karşılayacak mısınız?

Tabii ki bir masrafı da karşılaşıyoruz. Böylece kentsel dönüşümdeki yüzde 10’luk maiyeti karşılamış olacağız. Yine bu bölge sit bölgesi olduğu için bütün bu projelerin kuruldan onaylatılması gibi vatandaşın yapamadığı, yapamayacağı, zaten yapamadığı için de dönüşemediği bir faz var.

Koruma kurulları ne yazık ki Türkiye'de kötü kullanılmış ve suistimal ile beraber kötü algısı olan, insanların gidip orada bir şey geçirmek konusunda tedirgin oldukları bir alan. Bunları vatandaşa teslim ettiğinizde vatandaşa ölüm veriyorsunuz demektir. Vatandaşı kesinlikle buralara muhtaç etmeden bütün bu kurul onay süreçlerini yine belediye olarak biz yapacağız. Bu önemli bir aşamadır. Çünkü vatandaşı koruma kurulu ve oranın anlamsız prosedürlerinden ve sıkışmalarından kurtarmak demektir.

1999'da deprem oldu, üzerinden 25 sene geçti. Fatih'te dönüşüm sıfır. Bunun son 5 senesi de TOKİ Genel Müdürlüğü gibi bir yerden gelerek belediye başkanı olan bir ismin dönemi. Şimdi TOKİ Genel Müdürü iseniz, yeteneğiniz dönüşümse, “Ben bunu yapıyorum” diyorsanız bir tane de dönüşüm görelim şurada. Şimdi biz de soruyoruz, kentsel dönüşümde ne yaptınız? Fatih'te sıfırdır sıfır, vatandaşlar belediyeye bakıyor.

Stadyum projeniz var mıydı? Çünkü buna dair bir paylaşımınızı görmüştüm.

Biz stadyumun projesini çizdik ortaya koyduk. Bugüne kadar spor bakanlığını yöneten, yerel ilçeyi yöneten, çevre şehircilik bakanlığını yöneten, bütün elindeki imkanlar üst düzey olan rakiplerimiz ne yazık ki ortaya bir proje bile koymamışlardı.

Biz ilk defa proje koyduk çünkü orası bir tarihi alan ve bu tarihi alanın içerisinde bir stat olabileceğinin projesiyle bunun çözülebileceğini ilk önce biz çalıştık. Bizim uzmanlık alanımız zaten kamuoyu benim bu çalışmalarımı biliyor. Orada çok nitelikli, çok kaliteli bir stadyumun yerleşebileceğini, bunun 15 bin kapasitesi olabileceğini, yanına bir de sosyal yaşam merkezinde bir mahalleyi destekleyecek otoparktan bir alan olabileceğini, projeyle çözmüş, bitirmiş olarak kamuoyuna yayınladık.

Biz diyoruz ki bu proje yapılabilir ve biz projeyi yapacağız, yetki istiyoruz. Rakiplerimiz de ıslarda ‘bu proje olamaz, orada bir stat yapılamaz’ diyorlar. Bizim bunu savunmaya hakkımız var çünkü İstanbul'da birbirinden değerli tarihi dönüşüm projelerimizi ortaya koyduk. Karagümrük taraftarı bunu çok net olarak görüyor. Bize yetkiyi versinler, stadı yapacağız. Bu kadar basit.

Ben Karagümrük'te futbola başlamış bir çocuğum. 14-16 aşamasında 1990 yılında efsanevi altyapı hocası Osman Hoca'yla başladım. Çok nevi şahsına münhasır bir lakabı da vardır Osman Hoca'nın. Mahallede çok iyi bilinir, çok sevilir. Hepimizin üzerinde emeği var.

Fatih'in Süper Lig’deki tek kulübü olan Karagümrük'e bu stadyumu yapmak zorundayız. Bu Karagümrük’ün hakkıdır.

Nasıl bir sonuç bekliyorsun?

Kazanacağız.

ü