AYŞEGÜL KULA
Hollanda’ya doktora araştırması için gelmiş ve uzun süredir görüşmediğim bir arkadaşımla müze gezme kararı alıyoruz.Amsterdam Central tren istasyonunun karşısından kalkan ücretsiz feribota biniyor ve IJ nehrinin kuzey kıyısına geçiyoruz. Feribotun ücretsiz olmasına daha önce şaşırmıştım. Yıllardır Amsterdam’da yaşayan bir arkadaşım ise insanları bisikletle gidemeyecekleri bir yere ulaştırmak için para alsalar tepki çekerler demişti. Doğru, burada hemen her yere bisikletle gidebiliyorsunuz. Bizim hedefimiz adı üzerinde bir film müzesi olan Eye FilmMuseum’a gitmek.
Feribottan inip iki dakika yürüyünce bizi alışık olduğumuz klasik binalar yerine modern, daha doğrusu fütüristik bir bina karşılıyor. Tasarıma ilgisi olanların müzenin mimarisine bakmaktan kendilerini alamayacaklarına eminim. 2012 yılının ilkbaharında açılan bu modern bina, film müzesinin ilk yeri değil. Müze hayatına 1946 yılında ufak bir odada başlıyor. Film yalnızca tüketilmesi gereken değil aynı zamanda korunması gereken bir değer olmaya başlayınca, filmin sanat olarak korunması ve müzelerde kendine yer bulması gerekliliği fark ediliyor. Bu da Hollanda’yı İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra film müzesi oluşturmaya itiyor. Bu müze daha sonra Amsterdam’ın modern sanat müzesi olan Stedelijk Müzesi koleksiyonunda kendine yer buluyor. Stedelijk Müzesi de seyahatnamemde yer vereceğim bir müze. Sonrasında ise Vondelparkpavilijoen villasına geçen koleksiyona daha fazla yer gerekince bugünkü binaya geçilmiş. İlginç olanı ise bu geçişin şehirlerin savaşından sonra olması. Amsterdam, daha geniş alan ihtiyacıyla ilgilenmeyince müzenin Rotterdam’a taşınma ihtimali doğmuş ve bunu öğrenen Amsterdam müze için birden yer bulabilmiş ve bugünkü modern bina inşa edilmiş. Sanat da kaçınca kovalanıyor sanırım (!)
Hareketli bir tarihi olan müzenin kendi koleksiyonu sizi Film Nedir sorusuyla karşılıyor ve sinemanın gelişimini anlatıyor. Bir hikayeyi üç boyutlu olarak modellendiren 18. yüzyıl eseri olan dioramadada bir sahneyi izledikten sonra 1984 yılı icadı olan mutoscopetan Charlie Chaplin’in “The Waiter” filminden parçaları izleyebiliyorsunuz. Bazı film araçlarını sizin kullanmanıza da imkan tanımışlar. Zaten hepimizi birer sanatçıya dönüştüren ilk video kameralı telefon olan I-phone 3 de eserler arasında. Bu müzenin etkileyici yanı yalnızca bu araçlar da değil. “Film Catcher” adlı büyük bir odada önünüzdeki tabletlerden bazı kelimeleri seçip duvarları kaplayan ekranlara o temadaki filmleri yansıtabiliyorsunuz. Kelimeler arasında kırmızı mavi gibi renkler de şemsiye gibi kelimeler de yakın çekim gibi kavramlar da var. Bu odada ayrıca ekranda dönen filmleri tabletle “yakalayıp” bilgi edinebiliyorsunuz. Bu salondan çıkınca da sizi mini sinemalar bekliyor. Yüzlerce film içerisinde istediğinizi seçip 2-3 kişilik kübiklerde film izleyebiliyorsunuz. Oradan da yeşil arka planlı sahneye geçip kendi videonuzu kaydedebiliyorsunuz. Etrafta yüzlerce film posteri var. Eye Filmmuseum yalnızca müze de değil, aynı zamanda sinema salonları olan bir yer. Buna ek olarak da nehir manzaralı restoranı var. Müze gezmeksizin sırf manzarası için yemek yemeye gidebileceğiniz bir restoran. Müze denilen yer aslında sineması, restoranı ve müzesiyle bir aktivite alanı.
Müze geçici sergilere de ev sahipliği yapıyor. Şu an müzeye girdiğinizde sizi kocaman bir afiş karşılıyor: “Nuri Bilge Ceylan Inner Landscape”. Evet, Amsterdam’ın bu hareketli müzesi Nuri Bilge Ceylan’ı ağırlıyor. Bu sergi Nuri Bilge Ceylan hakkındaki ilk Hollanda sergisi. Biz de kalıcı sergiyi gezdikten sonra üst kattaki bu sergiye geçiyoruz. Büyük siyah bir oda. Girişte sizi ilk bekleyen şey Nuri Bilge Ceylan’ın hayatı ve filmleri hakkında bilgi edinebileceğiniz yazılı bir açıklama. Ana karakterlerinin kahramandan ziyade herhangi birer insan olduğunu, filmlerinin evrensel insani tecrübelere yer verirken bir yandan da Türkiye’deki farklı çatışmaları gösterdiğini, manzaraların filmleri için ne kadar önemli olduğunu okuyorsunuz. Nuri Bilge Ceylan’ın kariyerine fotoğrafçılıkla başladığını ve fotoğrafçılık ve filmin onun için ne kadar bir arada olduğunu da öğreniyorsunuz. Nuri Bilge Ceylan’ın kariyerine fotoğraf ile başladığı bilgisi benim için yeni değil. Daha önce İstanbul Modern’in “Nuri Bilge Ceylan: Başka Bir Yerde” sergisinde bu yönünü öğrenmiştim.
Bilgileri okuduktan sonra sizi röportajları içeren videolar karşılıyor. Kimi Türkçe kimi İngilizce verilmiş röportajlar. Ceylan, filmleri hakkında konuşuyor. Aynı anda iki farklı röportaj yan yana dönse de seslerin birbirine karışmaması ilginç geliyor. Hangi ekrana odaklanırsanız o konuşmayı anlayabiliyorsunuz. Biraz dinledikten sonra salonun iç kısmına doğru ilerliyoruz. Siyah duvarlara asılan büyük beyaz çerçeveli fotoğraflar. Nuri Bilge Ceylan’ın Sinemaskop Türkiye adını verdiği fotoğraf serisindeki bazı fotoğraflar duvarlarda. Kiminde sizi inanılmaz bir doğa karşılıyor kimisinde ise doğanın tam ortasındaki insanlar. Bozkırdaki bir okulun önündeki bir kız çocuğu ya da köy kahvesinde bir adam. Bu salonda olan tek şey fotoğraflar da değil. Salonun ortasına yerleştirilmiş büyük ekranlarda filmlerden kesitler dönüyor. Hepsi aynı anda. Haluk Bilginer ve Melisa Sözen’in Kış Uykusu’ndaki sahnelerinden birini izlerken film üzerine konuşuyoruz. Ne filmdi ama! Acaba Haluk Bilginer’in Angelina Jolie’yle oynadığı film bu sahneler kadar etkileyebilir mi bizi? Dolaşmaya devam edip izlemediğim filmleri görünce de kendimi kötü hissediyorum. İzlenecekler listemi güncellemem şart.
Salonda gezerken içimi bir gurur kaplıyor. Film müzeciliği konusunda dünya lideri olmayı kendine misyon edinmiş önemli bir müzede Türkçe sesleri yankılanıyor. Yurt dışında bir müzede ilk defa İngilizce dildeki açıklamaları okumam gerekmiyor. Dünya’nın bizi gerçekten kıskanabileceğini hissediyorum. Bir ülkenin dünyada söz sahibi olmak için yapması gereken şeyler arasında kendi sanatını ve sanatçısını tanıtmak olduğunu bir kez daha fark ediyorum. Aklıma CIA’in Amerika’yı dünyaya iyi tanıtmak için sinema sektörünü destekleyişi geliyor. Bizde ise sanat destekleri genel bütçeye kıyasla çok düşük kalıyor. Yöneticilerin ahlak anlayışlarına uymadığı için geri alınan desteklerden bahsetmiyorum bile! Neyse, yine de sınırlı imkanlarla da olsa sanatın desteklenişine ve sınırlı imkanlarla dünya çapında eser üretenlere saygı duyuyorum.
Bu alandan çıkınca bir şeyler içmek için restoran kısmına geçiyoruz. Restoranın her masasından görünen Nuri Bilge Ceylan yazılarını görünce daha da gururlanıyorum. Müzede buluşan bu insanlar Ceylan’la tanıştığı veya tekrar karşılaştığı için mutluyum. Ben de bu tanışıklığa katkı yapmak istiyor ve Leiden Üniversitesi’ndeki hocalarım ve arkadaşlarıma bu sergiyi önerme kararı alıyorum. O sırada önümüzdeki masada komik bir an yaşanıyor. Bir köpek, sahibi fark etmeden arka masadaki bir poşetin içinden hiç tanımadığı adamın sandviçini çıkarıp yiyor. NBC bu sahneyi nasıl film ederdi diye düşünmeden edemiyorum.
Restorandan sonra da müze dükkanına uğrayıp kendime Nuri Bilge Ceylan’ın Banliyö Treni adlı fotoğrafının olduğu kartpostalı alıyorum. Hollanda anılarımda Türkiye manzarasının olması çok güzel.